Matem gecelerde ay ışığı vururken yüzüme başımı kaldırdım göklere ve dua dua ilerdedim senin kapına şikayetim değildir sözlerim bilirsin Yarab! yüreğimi açıyorum dermandır diye Dilediğin gibi kamçıla beni izlerim bedelim ve kefaretim olsun dayanamadıgım yükler altında bırakma çok canım yanıyor Yarab!.. efsunluyum bu duyguya ateşden bir gömlek giymişim bilmeden bilmeden ilerlemişim yollar boyunca şimdi dönme vakdi döndürülme vakdi yaraya tuz basıp gitme vakdi şimdi zaman lâl ü ebkem vakdi bilirim kendime dönmeyi sarıp sarmalanmayı bu duyguyla hüzün dalgası katre katre ilerliyor bedenimde sızısını iliklerime kadar hissediyorum canım yana yana kendimden geçiyorum uykularım delik deşik ruyalarsa heyula dayanamıyorum dayanagımda yok canım toprak çekiyor başımı gömüp secdelere aminlerle aglamak istiyorum keskin bir ah yükseliyor yüreğimden derinlerden acıyla ürperiyorum zor olana talibim ben azadımı istemiyorum gözyaşlarımla temizle bedenimi ruhumu ki arınayım ben benden vazgeçmişken kuytu köşelerde kaybolmuşken tut ellerimi Vazgeçme benden Yarab...... Merhamet diliyorum Allah'ım Merhamet... YARABBİM ! ''Ya Yükümü Hafiflet.... Ya Da Bu Aciz Kuluna Güç Lutfet....
Bu gece sabaha kadar bir yağmur ağladı bir de ben... Gece ve sessizlik çekiyor beni içine kayboluyorum dehlizlerinde... Duvarlar yüzüme vuruyor acılarımı aynalarsa çokdan küsdü gözlerime...
Merhamet diliyorum Allah'ım Merhamet... YARABBİM ! ''Ya Yükümü Hafiflet.... Ya Da Bu Aciz Kuluna Güç Lutfet....
Kalp toprağına düşecek hikmet meyveleri bekliyor o ağacın altında… Sevgiye dost olmuşken sevgili gelmese de olur… Şefkat yoksunu aşk kalp doyurmuyor, neylesin sönük sözleri…
Serap sevgiler, firak acılar demek…
“ Bütün firaklardan gelen feryatlar aşkı bekadan gelen ağlamaların tercümanıdır” Evet, aşk vardır; bekaya… Bekaya bakar kalp, değişmeyen daimi güzele meftun…
Ağlama gönül, neyle yesin gidip kaybolanları…
Araf yollar, avare yıllar biter bir gün… Yıkanmış yürekle yürürsün aklın aydınlattığı yolda… Vuslat içer şifa sadır… Sen her şeye yakın, her şey sana yakın… Uzak uzaktır sana… Anlamamak ve anlaşılmamak yoktur artık…
Yağmurlar yine yağar ıslatmaz, rüzgârlar yine eser savurmaz…
Savruk değilsindir, kök salmışsındır kâinatın kalbine… Yine yürürsün yollarda dönüp de arkana bakmadan… Arafta avare değilsindir, yaranını bulmuşsundur; Ya Rahman… Ya Rahim… Ya cemil… Ya Vedud…
Rahmet seni ebede namzet etmişken, neyle yesin geride kalanları… Yunus yüreğinle “kalanlara selam olsun” der yürürsün… Kör kuyularda korunmuş, arınarak yükselmişsindir Azizliğe… Kuyudaki yalnız Yusuf değilsindir, kardeşlerin sevgiyle sarmış, Yakubi şefkat kuşatmıştır… Zirvedekeyken aziz bir terk edişle terk edersin dünya züleyhasını: “teveffeni müslimen.”
Hayata veda ederken geride Yusufi bir kıssa bırakmak, yokuşlarda yağmurlarla ağlamaya değer… Bedelsiz değildir esir pazarında satılmak, Azizlik esirlikten geçer.
Hikmet yağmurlar yağıyorsa selim kalbine “Selam” sana dosttur, Rahmet yaran… Kuyularda yalnızsan korkma, kıssan yazılıyordur kıyamete kadar okunmak için… Yüzünden okunur Yusuf yüreğin… Yazman için güzel sabrı şükürle süsle ve hayata Yusufi imzanı at:
Sabah olsun kalkacağım ellerimi göklere kaldırarak bir dua eşliğinde. Besmele ile...
Uyandım işte ellerim semada bir dilim dua, bir dilim aşk. Bir sabahsız uyanışta gözlerim seherin nihayetinde. Birleşmiş altın kanatlı iklimlerin ellerime düşen yapraklarıyla kaldırıyorum gözlerimi dualara. Ve dua dua ilerliyorum acılara. Acı ki olduran bir fiilin oldurgan eylemi. Pişme süreçlerinde tarifsiz bir seyirleniş.
Gözleri uykusuz bir yalnızlıktı. Elleri boşlukta salınan bir geceydi, naifti, ürkekti, kırılgandı, gözlerine değmemiş bir günahtı. Bir sesti bir haber. Bir nehirdi ki akardı güllerce. Gül gibi selamdı, hüzündü biraz da kendi aşkında hem âşıktı hem de aşktı. Aşkın netameli ayıydı ve ay ancak onunla aydınlanırdı. Yok, öyle bir heyecan. Yok onun gibi. Gül hadi biraz. Sana güller dereyim. Şimdi bu akşamüzerinde. Yok öyle güz gibi küsme, Güzler bir hüznü taşır. Yok öyle durma denizler kurur yoksa. Gül ve bak. Kalk ve beyazla giyin. Bak güz ayrılıktır. Bak güz bir hüzündür. Gül ise bir hayattır.
Bir yabancı selam ile kendi ellerimde, kendi ceplerimde delik bir çocukluğu endişeli bir günahla yaşıyorum. Yüreğimde bir gül. Gül hadi sana gülmeler yakışır. Somurtkan akşamüzerlerinde, güzleri çekiyor kayıklar. Yok, durma öyle güzler soğuk olur. Soluğunu soğuğa bulaştırır.
Ne bir ses var, ne de haber. Artık senden bir rüzgâr, kalmışlığın ortasına yıldırım gibi düşüyor. Bir yabancı kaldırımda dalınca hüzünlere, kendi düşlerimde kendimsiz kaldım. Sonunda bir oyuncak ve çocukluğum yani dalınca bir günaha gözlerimde uykusuz bir uykusuzluk kaldı. Hadi gül biraz gül ki arınayım.
Neresi boşlukta kalmış, neresi aydınlıkta güz baharda saklanmış, kış siyahta. Ne bir ses ne de bir haber, Gelmiyor artık bahardan. Tıkırtısız bir anda dilim hasretinle kaldı. Bir yabancı kurşunda kendi ellerimle oyunlara daldım. Ölüm bozan bir ölümle uyanır oldum.
Hadi gül biraz. Yok, olsun güz gibi sonbahar hüzünleri ve yapraklarında metanetli bir ay düşsün kursağımızda düşlere. Gelsin artık senden, gelsin ortasına rüzgârların şimşek düşmüş yabancılığıma. Düşsün ellerimize gül hadi. Arınayım. Aklanayım. Gülümseye alışayım. Çocuk kalsamda ellerinde, adamca hüzünlerde gülenleyim. Sana gülmeler yakışır. Hadi gülümse kader deyip somurtma, yok öyle somurtma güz gibi, nefeslen. Güz soğukluk taşır. Hayat bulsun sararan yapraklar yeniden. Bahar ve sen. Gözlerimde hala uykusuz bir yalnızlık
İlle de hüzün. Kendi ellerimle hüzünler çizdim. Hüzünlü bir oyunda kervanları soydum. Geceleri yaktım, resimleri birer birer astım duvarıma. İsimler yazdım. Hayırdır dedim. Günahtır dedim. Karaladım. Çizdiğim kelimelerde bir hasret belirdi. Şimdi bir yaban havasında hançeremde boğum boğum gözyaşı Bir de oyuncak var ellerimde, kelimeler.
Üç nokta koydum gecenin siyahına, okunmayan yazılara bir yenisi daha eklendi. Uzun, yarısına ak düşmüş saçlarımı okşuyor sonbahar rüzgârları. Bir masalın sonu yazılmış, görünmez kitaplara. Bir bıçak gibi yüreğimin tam ortasına saplanan hüzün, yürüdükçe biraz daha kanayan yaralar ve başımı kaldırıp baktığımda karşımda duran uçsuz bucaksız umman… Kayıp şehirlere doğru yol alan gemiler, Babil`in asma bahçelerinde yetiştirdiğim fidanlar ve hepsinin sonuna iliştirdiğim hüzün şiirlerim… Ve enkazlar arasında bulduğum kendim......
Yıllardır özene bezene ve titrek bir güvercin edasıyla yetiştirdiğim güllerimin solmuş yapraklarında sakladığım gözyaşlarım. Anlattıkça elimden kayıp giden hayatın dikenli yanları bozuyor gecemin sessizliğini. Beni ben yapan burukluğa sıkıca sarılıyorum. Hiç bırakmamacasına sürüklüyor yalnız gecelere doğru beni. Çekemediğim ve kaldıramadığım tüm yüklere veda edip gidercesine bırakıyorum her şeyi ardımda. Odam, lambam,dert ortağım ve sıkı sıkıya koruyup, özene bezene sakladığım şiirlerimden ayrılmak en çok yaralıyor aciz ve yorgun bedenimi. Öksüz kalan kâğıtlar ve mürekkebi bitmiş kalemlerim gitme der gibi duruyor masanın üzerinde......
Bir daha dönmemecesine bırakıyorum ardımda her şeyi, yılardır aşındırdığım yollar, sokağın başında kocaman bir çam ağacının yanı başında duran en çok sevdiğim tek katlı ev. Deniz kıyısında sabahladığım biricik dert ortağım banklar ve kaldırımlar, Hepsiyle vedalaşıyorum tek tek. Bir anda bastıran yağmura karışıyor gözyaşlarım, beni unuttun dercesine şiddetle yağıyor, bardaktan boşanırcasına. Yorgun gözlerimden akan yaşlarla cevap veriyorum, rahmet damlalarına ve gözyaşlarımla buluşup vedalaşıyorlar. Neden dercesine arkamdan sessizce bakan tüm sahip olduklarıma son kez dönüp bakıyorum......
Ellerimden üşüdü toprak gözlerimde dondu tenha. Zaman, biraz kil kaldı dilimde, mürekkep oldu, doldu kabına. İçim ayaza dururken yüreğimde çatırdayan volkana kahır düştü.
Göm beni kuytuluğun aksine. Dilime yavaş kesilsin, çığlık tutuşsun. Sus kalırsam vur dilime, ellerim yangın karsın, dilim iklim. Günaha katılırken gece, hayrına sevap düşsün yağmur. Ben iklimin karasıyım, yüreğin narkozlaşan durgusunda bir bumerang.
Ateşim olur bir dağ başında cıngıllı türküler. Gözlerim arar oldu, sen gelmesen… Yüreğim bulanır, aklının çıtırtısında hangi kuş uyuyabilir tepemde. Benim hanem; meskeni olmayan bir dünyanın, gümrah akacak olanın, sözü bitmiş olanın…
Çirkinliği ortada dursun dünyanın. İçime aşılarken sefaleti dilimi yuttum, çığlığım ayazda buz kesti. Nefesimi kondurduğum bir gecekonduda başıma darağacını çarpanda oydu. Şimdi hangi mahpusa cevaptır lügatim, ayazın sokağında kimindir hüzün kasveti.
Benim, göğün kafeslenen halinde gözlerini dağlara çarpan. Benim dilinin mateminde sus kalıp yangın sebebiyle bulanan. Benim etten ve kemikten, yılların hesabını zincirlerle ödeyen. Benim esaretin gamzesine bir bir gömülen ve dağlara yaslanan, başını bir İbrahim gibi. Yusuf’un düşünü hayra yoracak da benim, benim. Yüreğim.
Külümde ateş pahası mutluluk… Kime çalsam kırmızıyı dantelâlar ördürüyor hüznüme. Yeşilin asilliği mi doğuyor geceyi yoksa maviye hasret bir yangın mı saklı haznemde. Beni bölün, koyuldum düşün yangınına bir perde gerildi önüme. Beni bulun, kaybolurken firuzenin yasında aklımı ipe çağırdım. Beni gömün, gidişlerin kimsesizliğinde çaresiz kalan bir umuda. Beyaz bir seslenişle doğuyor sözlerim, gücümün ardında yorgunluk… Hüznüme yapışan katran lekeli geceler peşime dolanmışken yoğruldum. Bir şair ne demek ister ki ellerinden belli olur bir kadın’’ demekle. Kimin elinde kaldı yasım. Kimin yasında kaldı elim. Benim elim, elim bir şarkıda fütursuz bir sese kurban gitti.
Doğradım sayfaları, ellerime mürekkep bulaştı. Kül yağdı, buluttan gül yüzüne. Bulut aktı üstüne. Beni İstanbul gibi çağır, düşlerine adadığın kırmızı bültenlerle. Arat sokaklarda bir bir yetimlerin gözlerinde. Kime düşmüşse adım alnından öp. Gülümse, başımı yasladığım dağlar kül gibi sindirir seni içime.
Seni yangın sonrası içime çektiğim kül gibi anımsıyorum. Gözlerine gül değdiği sabahların uykusuz bulanıklığıyla… Biliyorum dilendiğim her gün bir dirhem ateş gibi bağrına saplanır. Ben hayat dilencisi, gözlerini gecenin karasında boyayan ve gözüne değirmemişliğini anımsayan bir dilenci… Sustuğum kadar konuşmuşluğum ol. Ezelim kadar ahirim ol.
Kül doğar saçların, mavi, yeşil, kırmızı. Demet demet kül yağar doludan hüzne. Doğudan çekerim seni, kürek mahkûmları gibi ağırdan. Ağrımışsa kalbin yüreğimi yasla bağrına. Bir hüzün ilmiği daha at bakışlarına. Ve beni sustur, dinlesin sesini onca talanım. Yağma olan kalbim. Beni sustur, kül yağarsa saçlarına. Kül yağarsa saçlarına uyandırmadan ölümü gül acıya, hüzne, yokluğa.
Yarım kalmış çay bardağımın hüznünü taşıyorum koynumda dalgın dalgın dalıyorum hep ufuklara. Sol elimin titrek vuruşlarının masumsu heyecanı, bir yandan dağ deviren rüzgârların uğultulu sesi ve dışarıda toza bulanmış ayın titrek dalgası. Bir hayat yaşanıyor ve bir hayat kaybediliyor hep bir yerlerde. Kavgamın, mücadelemin sürgününü yaşadığımdan beri hep bir yerlerimde hayatlar ölüyor. Çarpışmaktan yorulan kılıcımın asil parlaklığını ufuklara astığımdan beri hep bir korku doluyor gözlerime. Kaldırıp atasım geliyor hiç yaşanmamış bir ufkun çıldırtan gölgesini. Yalnızlıktan sıkılan bir havanın ağır kokusu sinmiş yüreklerimizin ücra köşelerine. Ben bir kayıp mıyım, ben bulunan mıyım, ben kendimi arayan bir mecnun muyum?..
Gidiyorum çaresizliğime derman bulunsun diye,Acı mevsiminde gün doğmuştur ilk kez üzerimize sarp kayalardan çıkmak delice oturuyor içime, bir yangının uzanamadığı hiçliklerde.
Sözlüklerin nümerik sıralamasında bir bitimsiz kelime duruyor yüreğimde: Can...
Son sözlerim bir aslanın ağzında duruyor, kovalamacaların sihirli etkisi çarpıyor yüreğimi. Bir kar kristali yuvarlanmışsa yerinden dipsiz yamaçlara, çıkış yok bir çığ duracak üzerime.
Kimsesiz çocukların yardım bekleyen bakışları duracak üzerime, ben susacağım ve beni kimse bilmeyecek. Karış karış dolaşacağım geçmişimin hüzün sokaklarında, ve beni kimse bulamayacak. Silik çizgiler bırakan mihenk taşı olmuş yaşayacaklarım ve yaşamak istediklerim. Çatı aralarından ışık sızmayan bir gök kafesinin zifiriliğinde boğuluyorum, üzerime yapışan solgun hüzünlerle.
Söndürülüyor ışıklar ve film başlıyor işte, başrolünde ben, senaryosunda ben ve yönetmen yine ben. İzleyen tek kişi var yine ben. Ben geçmiş beni izlerken gülmeyen gözlerle, bir karede duraksıyorum ve gözyaşlarıma emir veriyorum saldırıya geçin diye. Davamın ve mücadelemin en hararetli anında çarpışan yüreğimin kopuşunu seyrediyorum. Anlıyorum nasıl olduğunu ve anlamsızlaştırmak istiyorum anladıklarımı beyaz sayfanın üzerinde duran kalemime bakarken.
Derin uykuda herkes benim gözlerim firarda uykuya direniyor ... Kedere bürünmüş ruhum acıya müptela ... Neden diye soramadıgım yazmaya korktugum elemler yüklü heybemde... Aglamaklı bir fırtına sessizliği bu... Lal olan dilimin düğümü sende Yarab... Ümitsizce sonsuzluga kapanmış kapılar ardından bakıyorum... içden içe yanan bir kor şimdi zaman bir dağ başı yanlızlıgı payımıza düşen... Eylül...
Hüzün Dalgası Çarptıysa Bir İnsanın Yüreğine ya Mevlasını Özlemiştir ya da Mevlası Onu
Mevlayı Özleyen Gönül ya Hüznü Bekler ya da Hüzündedir.
Bela, Gam ve Keder Mevlanın Sevdiklerine Gösterdiği Kamçıdır.
Vurdukça Kendine Çeker.
İmam Rabbani