Kalpte ne varsa o damlar ve tekrar ait oldugu yere döner damlalar... Kimligin kilididir kelimeler... Kibar kalpten kelamin kibari damlar, kem kalpten de kem kelime...
Bo$ değildir kelimeler, bo$ olanlar bile bir bo$lugu ifade eder... Hicbir kelime de bo$lukta kalmaz, bir kalbe konuk olur... Keder kelimeleri kederliler kapar, kimsesizlerinkini kimsesizler tutar, sevincliler sevinclileri sevindirir... Yasliları yaslandirir yasli Kelimeler...
Hikmetin kabi, mananin kilifidir kelimeler... Mana denizi kabardiginda kelime dalgasiyla vurur yürek sahillere... Sahile degi$ik $ekiller verir bazen nazli, bazen hircin vuran dalgalar... Engin denizlere yelken acmak da kelime teknelerine binmekle olur... Denizle sahil arasinda gelgitleri oynar kelimeler...
Kimse kacamaz kader kelimelerden ve kader olan kelimelerinden... Kem bir kelime kendinin yazdigi yazgidir ve tekrar sahibine yansir... Hased hasisliktir, sahibini yakar& Giybet kendini di$lemektir... Zan zulmü, zamansiz yakalar ki$iyi...
Kelime varsa bir kalem vardir... Bir kelimedir kainat... Kainati "Kün" ile yazan kader kalemi, her bir kalbe de ayrı bir imza atmi$, her ömre farkli bir yazgi yazmi$tir... Motif motif cizmi$tir "an"lari, desen desen yapmi$tir yollari...
Kün kaleminin ucundaki zerrelerle yazilmi$tir kainat... Galaksilerin kavislerinden, kelebeklerin kanatlarina ayni mühür konmu$tur; "Vav"... Aynı kalem kalbin göz bebeginden gögün gögsüne bir cizgi cekmi$tir; "Elif"... Ve insan her bir $eyde "Hu" yu okusun diye yaratilmi$tir.
Kainata ve kalbe yazilanlara iyi okumak güzelliklerle bezenmektir... Kem kelimelerle kirletmez kalbini... Hikmet konu$mak varken giybet etmez, tefekkür ederken hasislik dü$ünmez, güzelliklere nazar ederken zanna zamani kalmaz...
Hayatiyla bir "Elif" yazar, "Vav" vuslatiyla yürür, yüregi "Hu" okur...
*insan "vav" şeklinde doğar* İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür. Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır. Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları. Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır. İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun. Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini. İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında. Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında? Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür. Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur. Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat. Manayı bilmeyenler vav diyemez vav derler.. Buna anlamca vaveyla denir. Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir. Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır. Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri. Herbiri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır. Ve ALLAH insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem vav ol der insana. "Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. ALLAH'a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara ALLAH rahmet edecektir. ALLAH şüphesiz güçlüdür, hakimdir." Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir? İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı; "Sabır ve namazla ALLAH'tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O'na döneceklerini umanlar ve ALLAH'a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir" Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.
İşte o ayet: "Secde et, yaklaş!"
Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu. Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde... Alıntı
Varlık, uykunun kundağındayken ızdırabı abideleştiren o ızdırap ve şefkat şairi;
Azapsız dimağların görecekleri serap, Ve sancı değil, sancı çekmemek en acısı...
diyerek ızdırabı ruhunda duymayan, ızdırapsız bir hayatın eşiğinde dolaşan günümüzün garip insanına seslenir. Her şeyin gizlendiği gecelerde ruhunu cesedine ezdiren garip insanlara en acının ne olduğundan haber verir. Sancısız, ızdırapsız bir hayat, çölde dolaşıp serap görmek gibi bir şeydir onun için.
Yakup çilehanesine uğramayanlar, ruhunda magmalar yandığı halde hissetmeyenler, gönül Kâbelerine ızdırap tohumları serpmeyenlerin onu anlamaları çok zordur.
Adı göklerde Yüce Yaratıcıyla yan yana yazılı olan Nebiler Serverinin, ezelde bestelenen, Mekke’nin dikenli yollarında boy atan, ve Medine’nin burçlarında taşınan ızdırabını taşır bugünlere.
O ızdırap ki, Nebiler serveriyle başlamış, Hz. Ebu Bekir’le, Hz. Ömer’le, Hz. Osman’la, Hz. Ali’yle gelişip boy atmış, sahabenin dil altlarında saklanmış ve çağları aşan kutlu beyanlarla bezenerek bugünlere gelmiştir.
Ve bugünün ızdırap insanının gönlünde bayraklaşmıştır. Yine onun gönlünden taşınacaktır gelecek nesillere.
Ey Izdırap anladım ki her şey seninle Sen Hakk’a giden yollarda vuslata vesile. Alıntıdır
Sen beni yaz... Yalnızlığımı ilmek ilmek geceye dokuduğumu, Gözyaşlarımın damga damga kuruduğu kağıda, Nasıl hüznü yazışımı yaz. Yaz ki huzur bulayım. Yaz ki sırtımdaki yükümü bir kenara koyayım...
Yaz beni Ey kalem...!Sen yine beni yaz. Kabuk tutmuş acılarımı yaz; Dokunsam kanayacak acılarımı... Yaz ki bir koy gibi sakinleşeyim... Denizin hırçın dalgalarıyla boğuşmuş, Bir balıkçı teknesi gibi Artık geri kalanlarla avunmayı bileyim....
Kapı çalar... Sabahın erken saatlerinde. Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır. İçinizden "bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.
Kapı çalar... Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda imza atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız vardır. "artık canım sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız.
Kapı çalar... Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir. Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün gün sürer. "yaşamak ne güzel" dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken.
Kapı çalar... Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "elbette göremem. Keratanın boyu bir metre." bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı.
Kapı çalar... Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber vermeden izne çıkmıştır. "oğlum benim" diye hasretle kucaklarken gözyaşlarınızı zapt edemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar...
Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar...
Ve kapı çalmaz... O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. Alıp gider sizi, şaşırırsınız. "niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken; "doğduğundan beri zile basmaktayım" der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez. Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir.
üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta, çok sey anlatilmak istenen ve anlatilan her bir noktanin zerreleri adedince birer nokta daha anlatilamayan, anlasilamayan; insanin kendine de anlatamadigi, dinletemedigi üç nokta, aralari bin yillik mesafe pergelin igneli ayagi bir nokta yüregimizde; diger ayagi, sabit kalemle konulmus diger noktalar arasinda gidip gelmekte tekrar ayni noktaya dönmekte
üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta, söz geçirememek yürege, zincirlemeye çalismak nefsi; günahtan kaçmak, günaha batmak üç nokta merhamet; sizin alinganliginiz, benim kirilganligim olumsuzluk eklerinin yanlis okutulmasi üç nokta, tereddüt kimi zaman, pervasizlik çogu zaman üç nokta imkânsizlik, aralari muamma
üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta, yüregi dinlemek ara sira, konusmaktan men etmek sık sik sevdayi çiçek gibi degil bir kursun gibi tasimak; çiçek gibi tasiyamayacak olmak üç nokta, Istanbulu tasiyamamak, altinda kalmak kâinatin yardim dilemek bir dosttan ve yine kendimize ihânetimizden ve de dostluga, agirlastirmak yüregimizde dostlugu çaresizce
üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta, konusmak, hiç susmadan konusmak kendi kendine bir cinnet üç nokta. aklini sakinmak delirmekten, deliligini korumak aklindan ve simdi üç nokta aglamak bir Kuran kiraatinde günahkârligina ve de günahsizligina; olmayan çârelerine, var olan çâresizligine
üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta, mahkum olmak mesafelere; boyun egmek nâfileye üç nokta, çâresiz çigliklarla uyanmak rüyadan; açilmayan kapilari yumruklamak üç noktayi susmak mi zannettiniz siz? üç nokta bilmek yanlisligi ve devam etmeyi istemek yanilmaya
üç nokta yasamak baska hayatlar için; yasamaya mahkûm olmak digerlerinin hayatini ve öldürmek kendininikini.
Veya âşıkların in'ikasıyla bir kıvılcım görebilirsin yüzümde…
Bu yüzümde gördüklerin ancak bir gölge ve akisten ibarettir. Ne özüdür, ne de kendisi…
Aynada yüzünü gördüğün vakit:
"-Bu zât benim gibi biridir ancak!" diyebilir misin?
Bir nehrin üzerine düşen yaprak için:
"-Bu ne güzel, ne berrak bir sudur." diyebilmen mümkün müdür? Sana berrak su diyebilmeleri için bulutların ötesinden dökülüp gelen ve nehre karışan bir yağmur damlası olman îcâb etmez mi?
İşte benim aşka yakınlığım onun akışıyla yönlenen bir yaprak kadar yakın, uzaklığım ise bir o kadar ondan ayrı bir cisim olup ona karışmamdaki zorluktan ve sırdandır.
Lâle, kelime olarak ele alındığında Arapça "Allâh" lâfzına âit harfleri taşımakta olduğu görülür. Eğlâl kelimesi de "lâle" kökünden gelir. Eğlâl ise Yâsin Sûresi'nde "eğlâlen" şeklinde geçmektedir. Manası ise; "boyunduruk"tur.
Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hicret edecekleri vakit kapıdaki müşrikleri etkisiz hâle getirmek için Yâsin Sûresi'nin bu âyetini okuyarak onlara bir avuç toprak atmıştı. Müşrikler bunun etkisiyle sanki boyunlarına boyunduruk geçirilmişçesine başlarını aşağıya indirememiş ve Efendimiz'i görememişlerdi. Onlar Efendimiz'i göremedikleri gibi gözleri kâinatın bütün hakîkatlerine âmâ olmuştur.
Bunun mukâbili olarak kalblerine Allâh lafzını yerleştiren ve istîdâdınca idrak etmiş olan Hak âşıkları da sanki boyunlarına nurdan bir halka geçirmişcesine başları yukarıda ilâhî cezbeye gark olmuş, onun neşvesiyle müstağrak bir hâldedirler. Aşağının kötülük ve pisliklerinden uzak, mâsivâdan arındırılmış bir gönülle herşeyden mahrûm olanlar için duâ ve ilticâ hâlindedirler.
Lâlenin harfî manası "hilâl"e de ulaşmaktadır. Onlar semâdaki hilâlin parıltılarıyla yol alır, yıldızlarla semaya dururlar. Bir semâzenin en makro hâlidir, hilâli çevreleyen yıldızlar…
Lâlenin ebced hesabı 66'dır. Altmış altı "Elhamdülillâh"a denk gelir. Onlar o hayret makamının coşkusuyla yaşadığı istiğrak hâline hamdederek "Elhâmdülillâh" derler.
Lâlenin içi kömür gibidir. Ancak dıştan görünmez. Dışı ise içinin tam tersine pasparlak, canlı ve rûha sekînet verici bir görünüme sahiptir. Onun bu hâli tıpkı bağrı yanık bir dervişin mütebessim nûr hâleli yüzüne benzer.
Gerçek lâlelerin hepsinde renkli altı yaprak bulunur. Bu ise îmanın altı nûrunun libâsına bürünen dervişin îmân ve ihsan potasında erimesi ve daha sonra bu nurun şualarıyla derinden bir yanışa gark olmasının da bir simgesidir.
Bununla beraber Kur'ân-ı Kerîm'in (aynı zamanda Fâtiha sûresinin) altıncı âyeti de "Bizi dosdoğru yola (Sırât-ı Müstakîm'e) ilet" âyet-i kerimesidir. Bu âyet aynı zamanda bir duâ vasfı taşımaktadır.
Lâlenin renkli yapraklarının yukarıya doğru olması da tıpkı bir dervişin duâ edişindeki edâyı andırır. Zira derviş bu hâl ile sırât-ı müstakîm üzere olmayı murâd etmiş ve ifrat-tefrit noktalarını törpüleyerek hakîkate, yani istikâmete ermiştir. Ve tıpkı lâlenin derûnundaki siyahlığı göstermemesi gibi o da içinde yaşadığı yanış halini gizlemiş ve kendine her nazar edene o güzel rengini sunarak ona ferahlık vermiştir. Nitekim lâlenin en revaç bulduğu dönemlerden biri olan Osmanlılar zamanında ona, "ferâhâver (ferahlık veren)" denmiştir. İşte bu vasıflarla vasıflanan derviş de tıpkı lâlenin bu adını alarak etrafına letâfet ve zerâfet saçmış, gönüllere âb-ı hayat sunmuştur.
Leyl; gece demektir. Gece sevda demektir. "Sevda"nın asıl manası "siyah"tır. Gece kıymet bilene "kara sevda"nın yaşandığı ânlardır. Eğer sen geceyi kopkoyu bir boşluk olmaktan çıkarmak istersen, gönüldeki yârları ve ağyârları yok etmelisin! İşte o zaman her yer sana âyân olur. Sanırsın ki gece bitmiş de gündüz oluvermiştir. Böylece fânî muhabbetler silinerek kalb sevdânın deryâsının derinliklerinde yolculuğa çıkmıştır. Burada bahsedilen "Leylâ" temsîlî olup, asıl
kasdedilen "Mevlâ"dır. Her yerin âyân oluşuyla kalb kâinâtın esrârını okuyucu ve alıcı bir hâle gelir. Ve Cebrâil'in "Oku" emrini müteâkiben örtüsüne bürünen ürkek yürek, artık serpilip açılır ve her yanda Leylâ'yı "Mevlâ" görür hâle gelir.
Ey Gönül! Cânına üflenen nefhayla yan da kavrul! Amma lâle gibi ol ki, hâlinden sadece "yâr" haberdâr olsun. Öyle ki, Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- ümmeti için gönlü dâim hüzne gark olurken dahî, yüzü her lahzâ beşûş (mütebessim) idi…
Denizin bağrı balıkların ağzı yarılmada İnsan ise avlanmanın derdinde Avlanan balık, avlayan ise, insan mı gerçekte de?
Zaman geçiyor; balıklar avlanırken, oltalar atılırken, ben yazarken zaman geçiyor; asırlar, devirler devriliyor Ve insan
"Ve'l asr! İnnel-insane lefî husr: Asr'a yemin olsun ki, insan muhakkak büyük bir hüsrân içindedir."
"Fe eyne tezhebûn: Nereye gidiyorsunuz?"
Ve insan hep aynı Sürûruyla, hüznüyle, dermanıyla, derdiyle, hırsıyla, kanaatiyle... Ve insan, hep aynı tezatların içinde...
Öyleyse değişen ne? Sadece asr mı? Öyleyse değişen sadece dünyanın şekli mi?!
Asr-ı saâdet arıyor asırlar! Ya insan bu arayışın neresinde?!
" Zamanın neresinden tuttun?" diye sorarken kendime, yine kaçırıyorum ânı elimden, akıp giden nâzenin bir ipek misâli Soruyorlar Üveys el-Karânî'ye:
" Nedir sabrettiren, seni sabaha kadar uykusuz?"
Cevap zamanı aşarak, zamanı "hiç"leyerek geliyor.
" Daha Sübhân'ı zikredemeden secdemde gece bitiyor!.."
Yetmeyen, tükenen zaman değil aslında; insan Yüreklerimiz tükeniyor, ruhlarımız yitiyor bu hengâmede Mesele, zamana:
" Geç git, ben buradayım! Ben sende yokum, sen geç git!" diyebilmede Ve geçip gitmesine rağmen o saâdet asrına erişebilmede
"Allâh'ı anarken eritsem ânı,
Geç git, ey dünya!.." desem
Çevremde olup bitenler, mekânla sınırlı kalsa ve ben gönlümde mekânsızlığı bulsam.. Allâh'ın evi olan mekânsızlığı ve gönlümü seyretsem sadece...
Sığınağım; altmış üç yıla yüz yirmi dört bin peygamberin hülâsasını sığdıran Nebî! Mîraçta geçmişi, ânı, geleceği cemr'eden Sevgili sallâllâhu aleyhi ve sellem
Şu yaşadığımız devrin ötesine geçip Seni sallâllâhu aleyhi ve sellem ve Seni Seçeni -celle celâlühû- bulmak, ölümden evvel mevtâ olmak nasip olur mu?! Her türlü dertten, dermandan, hırstan ve hatta kanaatten felâha ermek sadece seçilenlere mi has yoksa?
"Ey Rabbim! Eğer Senin merhametini yalnız sâlihlerin ümîd etmesi gerekiyorsa mücrimler kime sığınsınlar? Ey yüce Allâh'ım, eğer Sen yalnız has kullarını kabul ediyorsan, mücrimler kime gidip yakarsınlar?" (Hz. Mevlânâ)
Ey güzel Allâh'ım!.. Şu hayatı, dünya imtihanını aşıp Zât'ına varabilmeyi, Zât'ına varışın, kullarının katında da vesîlesi olabilmeyi nasip et! Zamanı varlığında yaşayıp yaşatanlardan olmayı ihsân et! Şüphesiz Sen ihsanı bol olan, Sana yöneleni Sensiz bırakmayansın Âmin...
Hüzün Dalgası Çarptıysa Bir İnsanın Yüreğine ya Mevlasını Özlemiştir ya da Mevlası Onu
Mevlayı Özleyen Gönül ya Hüznü Bekler ya da Hüzündedir.
Bela, Gam ve Keder Mevlanın Sevdiklerine Gösterdiği Kamçıdır.
Vurdukça Kendine Çeker.
İmam Rabbani