Bad-ı Saba İlkbaharlarımıza Eylül Hüzünleriyle Uğradı Bir Sabah. Özlemlerimiz boynu bükük kaldı. Özlemlerimiz Sarıldığın Kefenler Kadar Beyazdı. Efendim - Blogcu
Bad-ı Saba İlkbaharlarımıza Eylül Hüzünleriyle Uğradı Bir Sabah. Özlemlerimiz boynu bükük kaldı. Özlemlerimiz Sarıldığın Kefenler Kadar Beyazdı. Efendim
Allah adının ilk ve son harfi...Elif ve he ile yanmış aşık...
Hani dervişin ah’
ı zikirdir ya! Emr-ullah yerine Emr-ah deriz ya hani!...h=Allah olur o vakit. O’nun sırrını yürekte olan ah bilir ancak. O’nun evini bir ah doldurur ve İlah da bir ah içinde gizlidir. O’nun aşkıyla iki gözü iki çeşmedir he’nin, ve gözyaşları elif olur ağlarken için için.
Zora tahammülü güzel bulanlara değil; güzele tahammülü zor bulanlara yazgılıdır ah... Güneşi gizleyen bulut, gizleyebilir mi hiç varlığını güneşin; acıyı saklayan tebessüm, ya saklayabilir mi hiç vücudunu acının? Dokununca en ince teline içindeki sızının, bülbül durabilir mi şeydalanmadan ta mahşer olunca?...
Gözyaşlarının denizinde boğulurken bir yandan, içinin çoğaltan aşıkın karıdır ah. Bir yandan yıka-r, bir yandan yak-ar; arıtır sevgiyi bütün kirlerinden; pişirir sonra tennurlarda. Bir alevdir ah, pak eden gönülleri. Şuleye doymayan pervanenin mumudur o; yanarken elif, yanınca he gösterir. Ve elif’in, ağlayan bir noktadır uzamaktayken boyu; he’nin iki çeşme iki gözü...
Arık bedenler, bükülmüş beller, sararmış yüz, kızarmış göz. Ve göz göz olmuş dağ yaraları gamze oklarından, dilim dilim olmuş hançer yaraları sitem tığlarından... Mezar şahidelerinde nazenin bir rölyef; sonsuzluğun başındaki son nida...
Dalı elif, çiçeği he’ye benzeyen nergislerin bittiği topraklar, sararıp solan bir aşıkın yattığı mezarlardaki ah’tan gayri nedir ki? Yedi feleğin sinesinde ah’lar, baştan başa ah kesilmiş seraserler, atlaslar, nilguniler... Güneş kursunun he’sinden süzülen cömert huzmelerde hayat... ve elif elif olmuş huzmeler... noktanın akıttığı gözyaşlarında elifler yaşar, ışık olur.
Ah bir zulmet yumağı olup istila etti mi hiç ruhunuzu? Şafağı sökmeyen gecelerde rüzgarı unutulmuş bir geminin yelkenlerinden ummana sızan sesini duydunuz mu hiç onun? Nasıralı İsa’ya ihanet eden Yuda’nın son nefesinde ne dediği yordu mu zihninizi hiç? Hiç kaldırmaya çalıştınız mı ehramların dehlizlerinde elli bin yıl katmerlenen karanlıkların tabakalarını güçsüz bileklerinizle? Ya zigguratların meşalelerini yakan eski zaman rahiplerinin alınlarındaki dilemmalarda tükettiniz mi oksijen kütlelerini? Yıldızsız yaz geceleri kadar karanlık sandığınız oldu mu hiç bahtınızı? Ve yüreğiniz, iki gözü iki çeşme bir he değil miydi?!.. Ve her damla gözyaşınız uzanmıyor muydu elif elif!?..
Ah, Büyük Sahra’da güneş, Sibirya’da kar olsa gerek. Nakışları yanlış renklere bağlanmış bir minyatürün zencireklere hapsedilmiş hüznü yahut da. Aşkın hem hükmü, hemde hükümlüsüdür o. Gönlün Sidre’sinde eski bir yazgı Kalu Bela’dan. Bütün insalara yetecek kadar acı ve bütün acılara yetecek kadar insan. Teşrinlere uğramış bir zambak damlası, hoyrat ellerde ufalanmış bir mercan dalıdır ah; ışığını yitirmiş bir yasemin yaprağı, Kays’
ın gönlünde çöl çiçeği, bağrına yıldırım düşmüş dağ lalesi... ve elifin şerha şerha uzamakta boyu...
Efendi’yi seven kölenin efendiliğini de, kölesini seven efendinin köleliğini de süsleyen simyadır ah. Ah deyince sevgili, elif de, he de, en kutluları olur bütün öteki harflerin ve sözcüklerin şahı kesilir ah!.. Ah deyince aşık, dört elif miktarı uzar da ahı, he’nin gözünden akan ırmaklar Nil’in bereketini yükletir aşk yetimlerinin karakalarına ve en karlı alışverişlere hazırlanır pazarlar. Ah deyince mazlum, Arş’a ağar da kıvılcımı aheste aheste, bir yıldırım olup yağar mazlumun başına tez elden. Gül dikip gül seren, güle bakıp gül derenlerin ıtır sağanağına tutulmuş gönüllerindeki gül kırmızı süveydadır o. Ve elbette ahı tutar bir gün aşıkların, hicranlar elif olur, he olur...
Akdeniz yalılarından Cezayir kıyılarına muştuluk götürülmüş portakal çiçeklerinin sarısında bir he idi deryalar efendisi Hayreddin Reis’in hüznü; Nis katedrallerinden tunca saraylarına hatıra iletilmiş bohçalrın turkuvazında bir elif idi masallar şehzadesi Cem Sultan’
ın hasreti. Avlanmaya niyet ettiği ceylana avlanan Edhem’in içindeki sırdı ah; taşları cesaretle süren Enuşek-revan’ın ihtiyarında bir vezir hil’ati giymeye çalışan piyondaki özlemdi. Ah yaşanılmamış hayatların hasreti; ah ulaşılamayan sevgililerin güzelliğiydi. Her nereye baksa gördüğü ahtır aşıkın; ah elinden niyaz için mescide girse dahi... Mimaresi elif, kubbesi he’dir çünki camilerin... ve hala elifin bağrı şerha şerha kan, ve hala iki gözü iki çeşme he’nin...
SAHTE IŞIKLARI SÖNDÜRDÜM DE GELDİM RABBİM ben sahte uzaklıkların sürgünü ben eğreti vuslatların esiri ben yalan yolların yolcusu ve ben sönmüş ışıkların yansıması... Bu gerçekle Rabbime sesleniyorum... Tüm kaybedişlerimin nedeni Seni aramadığım içindi Her boşluğa düşüşüm Senin ellerimden tutacağını düşünemeyişimdendi... Ve Rabbim her düşüşlerimde Kanayan yaralarım için isyan edişlerim Hep bu nedenleydi... Açtığım ellerime dökülen dualarda Hep kendim , hep ben vardım... Yine bencillik ettim biliyorum Oysa ki... Avuçlarıma dökülen göz yaşlarım... Ve sana olan özlemlerim olmalıydı... Sana olan sevdam olmalıydı Avuçlarımı dua dua kuşatan... Bütün sürgünler sana Bütün hasretler sana Ve bütün vuslatlar sana olmalıydı... Ve işte Rabbim kapındayım Affet beni... Yağdırdığın rahmet yağmurundan Sağnak sağnak nasiplenirken Ben kendimi kupkuru çöllerde gördüm Nasılda kördüm... Nasılda kördüğümdüm... Aklım kafi gelirken gerçekleri anlamaya Akledemedim... Ve Rabbim bu aciz kul... Gerçekleri göremediği için kör geldi sana... Sözlerine kulak veremediği için sağır geldi sana... Seni layıkıyla anmadığı için dilsiz geldi sana... Her vakit açmadığı için elsiz geldi sana... Çağrına koşarak gitmediği için ayaksız geldi sana... Ve Rabbim... Bütün sahte ışıkları söndürüp geldi sana... Nurunla aydınlanmaya geldi... Sana geldi... ...RABBİM... Sana geldi...
Acılar vardı.. yüreğime sığdıramadığım sözlerle anlatamadığım yazarken ağladığım acılar.. hep ertelenmiş hayallerim bitmek bilmeyen kederlerim sessiz çığlık gibi şiirlerim ve bir de acılar vardı... belki senin acındı bu belki gülmemiş çocuklugumun belki özlenen günlerin acısıydı... hasrette acı beklemek te geceleyin bir yıldız ağlar gökyüzünde yitirdiğim cenneti ver bana yıldızım ağlamasın gökyüzünde... Günahımı aL... Beni bana bırakma her acımda daha bir yakınım sanki sana hüzün yakışıyor belki bana yangına düşmüşüm aşkına vurulmuşum bak bana... Acılar hep var olsun Yeter ki sen beni bana bırakma Yeter ki sen BENİ SENSİZ BIRAKMA (amin)
Kaç hüzün iliştirecektim nefes aralarına,kaç çile boşaltacaktım gecenin kucağına,kaç soluksuz ölüm girecekti rüyalarıma…Zifiri karanlık, yüreğimin caddesine sinmiş,sessiz…Kalp kaldırımları yollara sızmış,kimsesiz…Yürek zarında küçük bir uğultu kalmış,nefessiz…
Acıyı soluyorum görmediğim gözlerinden.Muştu ısmarladım üveyklere ellerimden,gökler ağlarken hasretinden,ya benim gözlerimdeki rahmete ne demeli,elemli,dertli…Bu kor ellerimi yakıyor lakin sen içimdeki ateşsin …Nerdesin!!!nerdesin…
Firâk oduna düşen bir gamlı bedevi,kumlar mı yakar bedenimi aşkından düşen hareler mi,ölüm mü diriltir beni,şehla gözlerin mi! Her deniz dalgalı saçlarından alırken ilhamını,karalar çalıyorum yüreğimin ellerine,gözbebeklerime değmeyen gözlerini çiziyorum gönül defterime…Bir çift kara göz,siyaha boyuyor geceleri,boşluğa savuruyor tüm sözleri…Eritiyor yağmura karışan matemleri…Sen yüklü kervanlardan düşen kırıntıları topluyorum zahiri…
Kanıyorum…Sol yanımdan hicranıma aksediyor kan yüklü bulutlar,içime verdiği uğultuyu ört bas etmeye çalışıyorum,susmuyor yokluğunun çığlıkları ve bir kez daha hasretinin kurşunuyla vuruluyorum.Toprağın kollarına bedenimi düşürüyorum ve sualime cevap arıyorum…
Şafak kaç yüreğim?
Kaç kelam eskitti cümlelerin,kaç geceye ilişti sitemlerin…Kaç uçurum boşluğunda son buldu ümitlerin…
Zamanın ve mekanın,tüm aşkların kefenlerini getirdim sana,yeminler getirdim dergahına,günahkar düşlerim kadar içimdeki baharları getirdim sana. Aşkımı sabrımla bileyledin,gelmedin oysa senin için sırattan geçmiştim..Nerdesin!!!nerdesin…
Yine nisan yağmurları yağacak şehre,saçlarımı ıslatacağım rahmetinde ve haykıracağım
‘Nerdesin ey yar!!!’
El-intizar! El-intizar! El-intizar!
Hayata ve bekaya….Ah-u efgan,biraz mağrur,biraz efsunkâr…
Biliyor musun Güller kanıyor beyaz sayfalarda,her güle bir ölüm düşüyor yokluğunda. Bu araf beni aşkının alevlerine sürüklüyor Efendim,Ölümcül bir rüya beklide benim ki.. Virân bir şehre bedel,sarayları sunmazsın ya bu garibe.Bu gecede bitti hasretinin gölgesinde. Kalbim ellerimde can çekişen yediveren haliyle.
Ellerini yüreğimden çektin,beni kays eyledin,bir gün olsun gelmedin..
Ne kadar aglasam, ne kadar aglasam da beni bilinmezliklerden kurtarsan. Ne yapsam da beni çetin hesaplardan korusan. Bende ki bu vicdani binlerce magfiretle karsilasan…
Gözyaslarimi, rasulunun ellerine tasisan. Beni afetsen, afetsende gönlümde ki bu kanayan yaralar kapniverse hemen… Ellerimi açarken semaya, sema aglar bu ahu figanima. Bende ki bu hasret dökülüverse denizlere, denizler duman olup yagsa ravza ya da sen rasulu sefaatçim kilsan..
Verdigin bu ask, ask-i- ilahindir bilirsin ey rab. Askin hürmetine affeyle, bagisla acizi…Gör su yetimi, alninda secde izi olanlardan kil beni, kusat beni rahmetinle ve kurtulusa erenler zümresine ilhak eyle… ve mahser günü, ademoglunun dirilecegi gün, kara çikartma yüzüm… Bilirsin, utanirim senden. Huzuruna varmayi nasip eyle. Boynum bükük, ellerim kelepçeli ve dilim suskun, mühür vurulmus gibi…
Ellerim sema’na açiliyor ey rabbim, kudretine siginarak sesleniyorum sana: "Habib-i-Zîsan" hürmetine, takvali kullarin hürmetine, seni zikreden diller hürmetine, ve zâtina açilan eller hürmetine bagisla beni, bagisla ki kurtulus’a ereyim, bagisla ki huzur’a ereyim; ve öyle bir affet ki beni; hesaba çekilecek hiçbir yönüm kalmasin; ey Tevvâb…
Tükeniyorum Rabbim Tükeniyorum Rabbim! Yalnız kaldığımı düşünüp, varlığının her an, her noktada tezâhür ettiğini, beni devamlı koruyup gözettiğini, gönlümden geçenlere dahî cevap verdiğini unuttuğum zaman, “Rabbim” demeyi unuttuğum an tükeniyorum! Diriliyorum Rabbim! Sana yaslandığım, Sana güvendiğim, Sen’inle başlayıp, Sen’inle devam ettiğim, tüm işlerimi Sana havâle ettiğim an! “Ne güzel Dost’sun” dediğim zaman diriliyorum. Tükeniyorum Rabbim! Tüm sevdiklerimden; anne-babamdan, cânandan, ten kafesindeki cândan daha yakın olduğunu bilerek, ellerimi Sana açmayı, Sen’den netice, Sen’den çâre beklemeyi unuttuğum zaman! “Bu dertler neden bana?” dediğim an tükeniyorum. Diriliyorum Rabbim! Havayı soluyup Sen’inle dolduğum, gözümü açtığımda Sen’i bulduğum, en sağlıklı irtibatı Sen’inle kurduğum, tüm dünya bana küsse de Sen’in dostluğunu ümid ettiğim an! “Kahrın da hoş , lütfun da hoş” dediğim zaman diriliyorum. Tükeniyorum Rabbim! Hayat enkâzı altında kaldığımda, çekiç misâli zaman beynime vurduğunda... Hayal, ideal diye, küçük hedefler peşinde koştuğumda... Dünya meşgalesine dalıp, bir cenneti, bir azabı, bir de ölümü unuttuğumda... “Beni affet” demeyi azalttığımda tükeniyorum. Diriliyorum Rabbim! Yandığımda Sen’inle söndüğüm, Seni hatırlayıp rûhumu güldürdüğüm, O sırlı gücünden kuvvet aldığım, Sen’inle yürüdüğüm, dua ederek Sen’inle konuştuğumda... İçimdeki tüm ırmaklar sana kavuştuğunda... Ruhum kitabın ve secdenle buluştuğunda… “Ya Rab, bırakma ellerimi” dediğimde diriliyorum. Yeniden cânlanıyor, cânıma cân katıyorum! Cânımda Sen’i buluyorum! Sen’inle huzur doluyorum! Dirilişlerim, dostluğunun tercümesidir. Sen’i yâr bilişimin, yoluna serdâr oluşumun, sözlerinle hemhâl oluşumun işâretidir. Dirilişlerim, sana açılan tüm kapıların anahtarıdır... O kapılar önünde gösterebileceğim en güzel beraattır. Dirilişlerim, tüm yangınlardan firar edişim, sonu olmayan bir tebessümdür! Ruhumun ebedî dosta, yegâne vuslata ilerleyişidir. “La ilâhe illallâh”, Sen’den başka yok ilâh diyerek, kendimi Sana emânet edişimdir. <******>******> Durdur tükenişimi. Kabul buyur dostluğuna. Dirilt beni Rabbim!..
İskelenin en ucundaki, en gıcırtılı tahtanın üstüne oturmuş, denizdeki nereye gittiklerini bilmediğim, bilmeyi de istemediğim parlak renkli balıklara bakıyorum. Bir süre izleyebiliyorum ancak onları, sadece bir yere kadar görebiliyorum, sonrası görünmüyor. Nedense her düşüncemin arkasına bir olumsuzluk eki katılıyor bu günlerde... Devrik düşüncelerle pekiştiriyorum bu ruh halini. Düşüncelerimin bağlaçları yok, sırf kafiyeli olsun diye kurulmuş iki yabancı cümle gibi birbirinden kopuk ve anlamsızlar... Hava sıcak, su ılık, toprak soğuk, ben yanıyorum. Gitsem diyorum, şöyle yağmurları olan uzak bir yerlere... Günahlar gözyaşlarında yıkanır, diyor birisi, yağmurlar kadar çok gözyaşları istiyorum o zaman diyorum içimden... ve eğer ağlayabilseydim ne yağmuru ne de küçük bir ağacın en küçük yaprağına düşen yağmur damlasının süzülüşünü bu kadar çok sevmezdim herhalde... Gitsem diyorum, balıklarda gitti zaten. Yıllardır tanıdığım, bana yabancı olan bu evin derin sessizliğinde aslında normal çıkan bütün seslere bile bile kulak verip, kendi kendimi bile bile korkutuyorum. Sonra korkuları susturmak için, kendi kendimi susturup sadece yüreğimi seslendiriyorum, çünkü duymak düşünmekten daha az üzüyor insanı. Yüreğini ve beynini sırtlanmış, yükünden yorgun adamların halleri geliyor aklıma. Herkes uyurken korkuyorum, sessizlikten, sessizliğimden... Gitsem diyorum acıları alıp, yalnızlığa sarılmaya.. Yıllardır bilip tanıdığın, yanlış şehirde, doğru otobüse binip, yanlış durakta indiğini fark ettiğinde yürümek zorunda kalmış gibi, geçte olsa gitsem diyorum... Ve senden daha değersiz olan anlamsız şeylerin bekçiliğini bırakıp, ayağını acıtan ayakkabılara, sıcağa, fırtınaya rağmen ne varsa yakıp yıkıp ardına bakmadan yürümek gibi... Gitsem diyorum biraz, ölsem...
Yağmura,nisana aldanıp uçurumları kıyı sanarak ve dağlar erişilmeyince acı verir sözünü unutarak kaf dağına gitmek istedim ırmak inadıyla yürüdüm uzaklara bir derviş olup yürüdüm yanıldı denektaşım geriye döndüm Kutsal Sözler Panayırı'na sığınıp ipeksi bir sessizliğe büründüm: bir hayat, mahcup ve duru Allah'ım gülleri ve sessiz harfleri koru.