Üç nokta koydum gecenin siyahına, okunmayan yazılara bir yenisi daha eklendi. Uzun, yarısına ak düşmüş saçlarımı okşuyor sonbahar rüzgârları. Bir masalın sonu yazılmış, görünmez kitaplara. Bir bıçak gibi yüreğimin tam ortasına saplanan hüzün, yürüdükçe biraz daha kanayan yaralar ve başımı kaldırıp baktığımda karşımda duran uçsuz bucaksız umman… Kayıp şehirlere doğru yol alan gemiler, Babil`in asma bahçelerinde yetiştirdiğim fidanlar ve hepsinin sonuna iliştirdiğim hüzün şiirlerim… Ve enkazlar arasında bulduğum kendim......
Yıllardır özene bezene ve titrek bir güvercin edasıyla yetiştirdiğim güllerimin solmuş yapraklarında sakladığım gözyaşlarım. Anlattıkça elimden kayıp giden hayatın dikenli yanları bozuyor gecemin sessizliğini. Beni ben yapan burukluğa sıkıca sarılıyorum. Hiç bırakmamacasına sürüklüyor yalnız gecelere doğru beni. Çekemediğim ve kaldıramadığım tüm yüklere veda edip gidercesine bırakıyorum her şeyi ardımda. Odam, lambam,dert ortağım ve sıkı sıkıya koruyup, özene bezene sakladığım şiirlerimden ayrılmak en çok yaralıyor aciz ve yorgun bedenimi. Öksüz kalan kâğıtlar ve mürekkebi bitmiş kalemlerim gitme der gibi duruyor masanın üzerinde......
Bir daha dönmemecesine bırakıyorum ardımda her şeyi, yılardır aşındırdığım yollar, sokağın başında kocaman bir çam ağacının yanı başında duran en çok sevdiğim tek katlı ev. Deniz kıyısında sabahladığım biricik dert ortağım banklar ve kaldırımlar, Hepsiyle vedalaşıyorum tek tek. Bir anda bastıran yağmura karışıyor gözyaşlarım, beni unuttun dercesine şiddetle yağıyor, bardaktan boşanırcasına. Yorgun gözlerimden akan yaşlarla cevap veriyorum, rahmet damlalarına ve gözyaşlarımla buluşup vedalaşıyorlar. Neden dercesine arkamdan sessizce bakan tüm sahip olduklarıma son kez dönüp bakıyorum......
Ellerimden üşüdü toprak gözlerimde dondu tenha. Zaman, biraz kil kaldı dilimde, mürekkep oldu, doldu kabına. İçim ayaza dururken yüreğimde çatırdayan volkana kahır düştü.
Göm beni kuytuluğun aksine. Dilime yavaş kesilsin, çığlık tutuşsun. Sus kalırsam vur dilime, ellerim yangın karsın, dilim iklim. Günaha katılırken gece, hayrına sevap düşsün yağmur. Ben iklimin karasıyım, yüreğin narkozlaşan durgusunda bir bumerang.
Ateşim olur bir dağ başında cıngıllı türküler. Gözlerim arar oldu, sen gelmesen… Yüreğim bulanır, aklının çıtırtısında hangi kuş uyuyabilir tepemde. Benim hanem; meskeni olmayan bir dünyanın, gümrah akacak olanın, sözü bitmiş olanın…
Çirkinliği ortada dursun dünyanın. İçime aşılarken sefaleti dilimi yuttum, çığlığım ayazda buz kesti. Nefesimi kondurduğum bir gecekonduda başıma darağacını çarpanda oydu. Şimdi hangi mahpusa cevaptır lügatim, ayazın sokağında kimindir hüzün kasveti.
Benim, göğün kafeslenen halinde gözlerini dağlara çarpan. Benim dilinin mateminde sus kalıp yangın sebebiyle bulanan. Benim etten ve kemikten, yılların hesabını zincirlerle ödeyen. Benim esaretin gamzesine bir bir gömülen ve dağlara yaslanan, başını bir İbrahim gibi. Yusuf’un düşünü hayra yoracak da benim, benim. Yüreğim.
Külümde ateş pahası mutluluk… Kime çalsam kırmızıyı dantelâlar ördürüyor hüznüme. Yeşilin asilliği mi doğuyor geceyi yoksa maviye hasret bir yangın mı saklı haznemde. Beni bölün, koyuldum düşün yangınına bir perde gerildi önüme. Beni bulun, kaybolurken firuzenin yasında aklımı ipe çağırdım. Beni gömün, gidişlerin kimsesizliğinde çaresiz kalan bir umuda. Beyaz bir seslenişle doğuyor sözlerim, gücümün ardında yorgunluk… Hüznüme yapışan katran lekeli geceler peşime dolanmışken yoğruldum. Bir şair ne demek ister ki ellerinden belli olur bir kadın’’ demekle. Kimin elinde kaldı yasım. Kimin yasında kaldı elim. Benim elim, elim bir şarkıda fütursuz bir sese kurban gitti.
Doğradım sayfaları, ellerime mürekkep bulaştı. Kül yağdı, buluttan gül yüzüne. Bulut aktı üstüne. Beni İstanbul gibi çağır, düşlerine adadığın kırmızı bültenlerle. Arat sokaklarda bir bir yetimlerin gözlerinde. Kime düşmüşse adım alnından öp. Gülümse, başımı yasladığım dağlar kül gibi sindirir seni içime.
Seni yangın sonrası içime çektiğim kül gibi anımsıyorum. Gözlerine gül değdiği sabahların uykusuz bulanıklığıyla… Biliyorum dilendiğim her gün bir dirhem ateş gibi bağrına saplanır. Ben hayat dilencisi, gözlerini gecenin karasında boyayan ve gözüne değirmemişliğini anımsayan bir dilenci… Sustuğum kadar konuşmuşluğum ol. Ezelim kadar ahirim ol.
Kül doğar saçların, mavi, yeşil, kırmızı. Demet demet kül yağar doludan hüzne. Doğudan çekerim seni, kürek mahkûmları gibi ağırdan. Ağrımışsa kalbin yüreğimi yasla bağrına. Bir hüzün ilmiği daha at bakışlarına. Ve beni sustur, dinlesin sesini onca talanım. Yağma olan kalbim. Beni sustur, kül yağarsa saçlarına. Kül yağarsa saçlarına uyandırmadan ölümü gül acıya, hüzne, yokluğa.
Yarım kalmış çay bardağımın hüznünü taşıyorum koynumda dalgın dalgın dalıyorum hep ufuklara. Sol elimin titrek vuruşlarının masumsu heyecanı, bir yandan dağ deviren rüzgârların uğultulu sesi ve dışarıda toza bulanmış ayın titrek dalgası. Bir hayat yaşanıyor ve bir hayat kaybediliyor hep bir yerlerde. Kavgamın, mücadelemin sürgününü yaşadığımdan beri hep bir yerlerimde hayatlar ölüyor. Çarpışmaktan yorulan kılıcımın asil parlaklığını ufuklara astığımdan beri hep bir korku doluyor gözlerime. Kaldırıp atasım geliyor hiç yaşanmamış bir ufkun çıldırtan gölgesini. Yalnızlıktan sıkılan bir havanın ağır kokusu sinmiş yüreklerimizin ücra köşelerine. Ben bir kayıp mıyım, ben bulunan mıyım, ben kendimi arayan bir mecnun muyum?..
Gidiyorum çaresizliğime derman bulunsun diye,Acı mevsiminde gün doğmuştur ilk kez üzerimize sarp kayalardan çıkmak delice oturuyor içime, bir yangının uzanamadığı hiçliklerde.
Sözlüklerin nümerik sıralamasında bir bitimsiz kelime duruyor yüreğimde: Can...
Son sözlerim bir aslanın ağzında duruyor, kovalamacaların sihirli etkisi çarpıyor yüreğimi. Bir kar kristali yuvarlanmışsa yerinden dipsiz yamaçlara, çıkış yok bir çığ duracak üzerime.
Kimsesiz çocukların yardım bekleyen bakışları duracak üzerime, ben susacağım ve beni kimse bilmeyecek. Karış karış dolaşacağım geçmişimin hüzün sokaklarında, ve beni kimse bulamayacak. Silik çizgiler bırakan mihenk taşı olmuş yaşayacaklarım ve yaşamak istediklerim. Çatı aralarından ışık sızmayan bir gök kafesinin zifiriliğinde boğuluyorum, üzerime yapışan solgun hüzünlerle.
Söndürülüyor ışıklar ve film başlıyor işte, başrolünde ben, senaryosunda ben ve yönetmen yine ben. İzleyen tek kişi var yine ben. Ben geçmiş beni izlerken gülmeyen gözlerle, bir karede duraksıyorum ve gözyaşlarıma emir veriyorum saldırıya geçin diye. Davamın ve mücadelemin en hararetli anında çarpışan yüreğimin kopuşunu seyrediyorum. Anlıyorum nasıl olduğunu ve anlamsızlaştırmak istiyorum anladıklarımı beyaz sayfanın üzerinde duran kalemime bakarken.
Yüreğim titriyor... Hani üzerinden dört nala bir Osmanlı habercisi geçtiği zaman, titrermiş ya toprak... Hani hem titrer,hem de "Yine sefer haberimi?" diye sorarmış ya kendine... İşte öyle... Titriyorum. Dar birsokak... Yürüyorum. Bir yanım mezarlık... Yağmur yağıyor... Mezarlığın duvarına oturuyorum. Önce,parke taş döşeli yollara düşen damlaların ilahilerini dinliyorum. Sonra hafif bir rüzgar..."Boğazdan kopup geldim..."der gibi serin. Ve toprak kokusu... Ya Rabbim!Bu nasıl canlılık. Dönüp arkama bakıyorum.Sanki dünyaya veda etmişlere birşeyler söyleyeceğim. Saki soracağım,"Hep böyle mi burası?"diye... Utanmasam... "Geleyim mi aranıza?" bile diyeceğim. Haberci... Hani dörtnala... Yüreğimde... Gidiyorum.Aşılacak dağlara,geçilecek nehirlere doğru... Haberim var... Delicesine koşturuyorum atımı.Ağzından köpükler saçılıyor.Rüzgar da arkamdan esiyor. Neredeyse uçacağım. Uzakta... İşte görünüyor... Rengarenk bir çadır.İçinde,gösterişli tahtta oturanın asil yüzü düşüyor yüreğime...Biraz heyecanlanıyorum.Biraz da kavuşma hırsı... Oraya doğru gidiyorum. Lakin... Varamıyorum. Cesaretim yok. Uçarak geldiğim yoldan,sürüklenerek dönüyorum. Haber yüreğimde saklı kalıyor. Saklı kalıyor... Yüreğim ki;Zindan... Bütün sevincim,ümidim,gerçeklerim,hasretlerim,hırsım orada... Ve kapısında gardiyan: "Medeniyet..." Hayır... Hayır bitmedim... İthal malı çılgınlıkların gücü,beni esir almaya yetmez. Hayır...Çünkü biliyorum.Üç nefeslik ömrün sonunda ölüm var... Kalmayacağım yerde saray yaptırmam. Gönül zindanımda kilitli o hırs,sevinç,ümit,hasret ve gerçek bile bu dünya için değil. Bu dünya için,öbür dünyadan bahsedecek dost arıyorum... Gönül dostları... İçimde saklı kalan haberi yalnız onlara vereceğim... Ama... Dostlar nerede? Haykıracağım: "İnan ki özledim!.." Birine,gönlümdeki bütün tereddütleri kovarak rüya sıcaklığıyla "Dostum..."diyebilmeyi... Ve ağlamayı... "Özledim... "Belki baharı bile... Lakin... Diyemiyorum... (Murat Başaran)
Derin uykuda herkes benim gözlerim firarda uykuya direniyor ... Kedere bürünmüş ruhum acıya müptela ... Neden diye soramadıgım yazmaya korktugum elemler yüklü heybemde... Aglamaklı bir fırtına sessizliği bu... Lal olan dilimin düğümü sende Yarab... Ümitsizce sonsuzluga kapanmış kapılar ardından bakıyorum... içden içe yanan bir kor şimdi zaman bir dağ başı yanlızlıgı payımıza düşen... Eylül...
Ben kalbimi dünyanın dert duvarları arasında ezdirdim Çok özledim sonsuz genişliğini secdelerin Ben ruhumu zehir parmaklıklar ardında tutuklu bıraktım Öyle çok susadım ki ilk tekbirin;dudağımdan içtiğim serinliğe Ben bencilliğin dehlizlerinde ümitsizce dolandım...dolandım...dolandım...
Öyle çok hasretim ki bir rukün kavsinde Belimi kıran ayrılıkları göğe savurmaya Ben ellerine cilveli kelepçeleri vurulmuş bir zavallıyım Çok isterdim bir kıyamın kıyametinde İçimdeki bütün kuşları dağlara uçurmayı Ayaklarımı dar zamanların prangalarına kaptırdım ben Öyle hasretim ki yalnız ve yalnız sana kul olmaya Cümle dilenciliklerden kurtulmayı
Öyle hasretim ki göğsümde sakladığım kanadı kırık serçeleri Rahmetinin yuvasına uçurmaya Öyle çok hasretim ki yalnız ve yalnız sana muhtaç olmaya İçimde saklı sancılı incileri rahmetinin kıyılarına savurmaya ahdettim
Mülteci ellerimin ayazında ölmüş kelebekleri Kudsi levhanın dokunuşuna emanet etmeye geldim Ben gururun mahkumuyum... Ben gerçeğin kaçkınıyım... Ben günahın tutsağıyım...
Ben isyan çöllerinin çorağına sürgün bir yetimim Sevindir beni,sevdir,sevindir,sev,sevdiğini bildir... Hüzünlerimi bir secdenin billur sularında erit ne olur Ne olur korkularımı rahmetinin kucağında teskin eyle Sen Ben sahte uzaklıkların sürgünüyüm... Ben içine kalbimi sığdıramadığım dar vakitlerin küskünüyüm... Öyle özledim ki seccademin alnımdan öpüşlerini...öyle özledim... İşte huzuruna geldim ...
Şöyle başımı sokacak bir umudum olsun istedim İstedim ki yüzünden menekşeler toplayacağım sonsuz ovalarım olsun İstedim ki koşup koşabildiğim kadar İçimde sakladığım bütün uçurtmaları rüzgarlara verebileyim Ben sonsuz derinlikte uykuların yitiğiyim Ben unutuş uçurumların dibinde unutulmuş bir cesedim Ben benlik ve bencillik yabancılıklarında Evine yol bulamayan bir yitirmişim Çok özledim En Sevgilinin en çok sevdiği yerde durmayı
Öyle hasretim ki öyle muhtaçım ki En Sevgilinin en çok sevildiği halde olmaya Geldim...Huzuruna vardım...Geçtim kendimden...Kendime geçtim Deldim benlik dağını...Yolda kaldı ferhat...Şirinin ben oldum Yandı her yanım...İbrahimin oldum...Gül oldum... Çöle verdim leylayı;aklı mecnuna sattım Mecnun oldum yakınlığına geldim
Tüm uzaklıkları uzaklara savurdum keremini gördüm Vazgeçtim aslıdan,gölgeden çıktım,aslına geldim...vaslına geldim... Yandım KUL oldum...Yandım KÜL oldum...Yandım GÜL oldum... Durdum namaza;Miracına geldim,niyazına durdum Nazla beni ne olur...
En Sevgilinin durduğu eşikte durdum Miracına geldim...Miracına geldim Nazarında tut ne olur Bakışınla sar beni,el üstünde tut,bırakma ellerimi...Bırakma...
Ucu kırılmış bir kalem gibi, kurumuş bir nehir gibi her şey. Bende mutluluk tutmaz bir toprak parçası. Parçalanıyor hayatım durmadan, Yüreğim bütün yetimliklerden bir pay bulup çıkarıyor nasılsa. Nasıl oluyorsa hep geç kalıyorum hayata. Hayat düşmüyor yakamdan. Yakamda boynu bükük kalıyor Papatyalar ağlamaklı bir titreyişe tutuluyor. Tutuluyor ay denize bir gece vakti. Vakitler geçiyorum hayatımdan, mevsimler geçer gibi, hiçbir mevsim oturmuyor üzerime.
"İmkanım yoktu" deme. Kendine doğruyu söyle. "Üşendim" de…
"Tembellik ettim" de… "Canım istemedi" de… "Yapmak içimden gelmedi" de… Hiç değilse "yattım" de… Ne dersen de, ama "imkanım yoktu" deme.
Unutma, iman en büyük imkandır. İmanı olanın imkanı tükenmez. Hatta kimi zaman "imkanım yoktu" demek "imanım yoktu" demeye bile gelebilir.
Birileri önüne çıkıp şöyle sorabilir: "Falancanın imkanı var, fakat yapmıyor; nesi eksiktir dersin?"
O zaman diyeceğin bir şey, vereceğin bir cevap yoktur.
İmanın makarrı olan yürek bitimsiz bir güç merkezidir. Göz ferini, diz dermanını, yumruk fermanını yürekten alır. Tıpkı kaslara komuta eden sinir sistemi gibi. Başını dik tutan kasların değil, o kasa komuta eden beynindir. Yumruğunu havaya kaldıran pazuların değil, o pazulara komuta eden beynindir.
Gittinse, ayağın değil yüreğin götürdüğü için gittin.
Gitmedinse, yüreğin yetmediği için gitmedin.
Yaptınsa, elin erdiği için değil aklın erdiği için yaptın.
Yapmadınsa, elin ermediği için değil yüreğin yetmediği için yapmadın.
Gördünse gözün olduğu için, baktığın için değil, gönlün olduğu için gördün. Eğer gözü olan herkes görseydi, bunca "bakarkör"ün varlığını nasıl ve neyle açıklardık? Eğer göz görmenin yegane organı olsaydı, gözü olmadığı halde bir çok göz sahibinin göremediği hakikatleri gören kafa gözü kör, kalp gözü açık yiğidi nereye koyardık?
Görmedinse göz olmadığı için değil, hatta "göz bakmadığı" için değil, "gönül akmadığı" için görmedin. Tıpkı yapmadıklarını gönlün olmadığı için yapmadığın gibi. Tarih bir işe baş koyanların, önce o işe gönül koyduklarının şahididir.
"Yapacaktım ama, kimsem yoktu" deme.
"Kimsesiz" değilsiniz, "kimse, sizsiniz". O ise, sadık yâriniz ve her an yanı başınızda hâzır ve nâzır yardımcınızdır.
Yapacağı işte onu hesaba katmayanlar besmelesizdirler. Besmeleli olanlar, yaptıklarını O'nun sayesinde, O'ndan aldıkları yetki ve güçle, O'nun yardım ve desteğiyle yaptıklarının bilincinde olanlardır.
O, elde var "Bir"dir. Gerisi sıfır olsa ne yazar?
O'nu yanında bilen kimseye muhtaç değildir, O'nsuz olanın kimsesi yoktur.
Görevini yapmak için sağına soluna ve dahi ardına bakanlar, O'nun gözetimi altında olduklarının, O'na karşı sorumlu olduklarının şuurunda olmayanlardır.
"Yürüyeceğim ama, kim gelecek?" deme, sadece yürü.
Yeter ki yürü ve iz bırak. Zamana ve mekana bir soğuk damga gibi vur ayak izini. Yürüyüşünün tanığı olsun bıraktığın izler. Hiç iz bırakıp da izlenmeyen birini gördün mü? Unutma ki iz bırakanlar mutlaka izlenirler.
Hem baksana kendine! Sen, senden önce yürüyen birilerinin izini izlemiyor musun? Bunu ancak yolcu olduğunu unutmayanlar, yolculuğu her şeye rağmen sürdürenler bilir.
Zaten yol dediğin, izlerin icmalinden başka nedir ki?
Yolu yol kılan biraz da senin ve senden önce yürüyenlerin izi değil midir? Zaman ve mekanda var olan tüm yolları, yolcular açmamışlar mıdır? Ve yolun kerameti yolcudan menkul değil midir?
Ve bir de "yapacağım ama, değerinin bilineceğinden umutlu değilim" deme.
Bir kere umut dediğin imanın öz çocuğudur. Çocuğuna kıyan anasını ağlatır. Umuduna kıyma ki imanın ağlamasın.
Etrafına bak, ne kadar umutlu adam varsa, hepsi de bir şeyler yapan, değer üreten, kıymet ortaya koyan kimselerdir. Yani yapanlar umutlu, yatanlar umutsuzdur. Handiyse birinin umuduna bakıp onun "yapanlardan" mı "yatanlardan" mı olduğunu anlayabilirsin.
Hem yatanların umutlu olması hayra alamet değildir, tabi ki yapanların umutsuz olması da…
Değerini kim mi bilecek?
Bu kaygı sahte değerlere yakışan bir kaygıdır. Sahici değerler "Değerim bilinir mi acaba?" diye kaygı duymazlar.
Çünkü onların varlığı ve hâlâ bir şeyler yapıyor olmaları, değerin değerini takdir eden birilerinin her zaman ve zeminde mutlaka varolacağının en güzel isbatıdır. Mustafa İslamoğlu
Gecelerden sabahlara, Karanlıklardan güneşlere doğru açılan Yüreklerimizin perde aralıklarından süzülen, Nur katreleriyle geldim kapına!
Ey rahmetiyle kalpleri evirip çeviren, Sana kalbimi getirdim. Ey kalpleri nuruyla sarıp okşayan! Onulmaz günah yaraları ile Kan revan kalbim avuçlarımda, Kapına geldim.
"Selam olsun ömür seccadesini gönül dergahına serenlere" Biliyorum ne yüzüm var ,ne de hakkım.
Öğrendim ki dua, aşığın maşuğuna bir haber salmasıdır; Bekleyiştir, iştiyakla, korkuyla, ümitle bekleyiştir. Önünde bütün ruhumla secde ediyorum Affet Affet benide Yarab...
Yağmura Nisana Aldanıp Uçurumları Kıyı Sanarak ve Dağlar Erişilmeyince Acı Verir
Sözünü Unutarak Kaf Dağına Gitmek İstedim
Irmak İnadıyla Yürüdüm Uzaklara Bir Derviş Olup Yanıldı Denektaşım Geriye Döndüm Kutsal Sözler Panayırı'na Sığınıp İpeksi bir Sessizliğe Büründüm Bir Hayat Mahçup ve Duru Allah'ım Gülleri ve Sessiz Harfleri koru.
...Toprağın Tenine İlaç Yağmura Hüzün Sardım...